yazmaktan sebep serimizin bu bölümünde yeliz minareci var.
yeliz benim, onun sözleriyle, “hiç tanımasam da yakın hissettiğim için ‘arkadaşım’ deme cesareti hissettiğim” bir arkadaşım. ne substack, ne instagram yokken, buralar daha na böyle dutlukken bir blogspot vardı ve orada da yeliz’in günün çorbası blogu vardı; işte taaa o zamanlardan arkadaşım.
sonra aradan yıllar hayatlar geçti; blogspot’lara erişim engellendi; bazılarımız wordpress’e geçti; yeliz izmir’den brüksel’e, ben istanbul’dan bodrum’a taşındık ama yeliz blogunu yazmayı hiç bırakmadı.
ve huzurlarınızda, dijital günlük alemlerinin en istikrarlı sesi, yeliz minareci!
“derdi olan yazar”mış. senin derdin ne?
Tek derdim yazma eyleminin kendisi. Yazarken o kadar akışta ve o kadar keyifli hissediyorum ki, diğer her şey dert olmaktan çıkıyor. Galiba dertlerimden arındığım için yazıyorum.
Aslında bir derdim daha var, daha doğrusu yazmanın ve yazdıklarımı paylaşmanın sonucu… insanlara dokunabilmek… Kitleleri ayağa kaldıramayabilirim, devrim lideri olma gibi bir derdim olmayabilir ama bir yerlerde birilerinde bir iz bırakma ihtimali için bile yazmaya devam etmek isterim.
yazmadığında ne yapıyorsun?
Yazmadığımda çalışıyorum. İsim söylemeyeyim reklama girmesin, uluslararası bir klima şirketinin Avrupa merkez ofisinde çalışıyorum. “Yazmadığım zamanlarda işim gereği seyahat ediyorum” derdim ama yollardayken de yazdığım için sayılmaz herhalde. Bazı yazılarımı bizzat yoldayken yazıp yayınlıyorum. Örneğin:
Yazmadığım zamanlarda tabii ki okuyorum. Ne olursa… Eskiden bir kitabı bitirmeden diğerine geçmezdim ama şimdilerde sabahları kurgu dışı, akşamları kurgu okuyorum.
yazarken ne olmazsa olmaz?
Sessizlik. Bunun için de “kendime ait bir oda”. Ve de zaman :)
Kendime ait oda, pazarlık konusu bile olamaz. Gerekirse bir odanın bir bölümüne bir duvar örer, kendime ait oda olarak ilan ederim. Sessizlik ve zamanı da, gerekirse, sabah beşte kalkar, mutlaka yaratırım. (Jane Austen değiliz ki, milletin muhabbeti içinde roman yazabilelim…)
Hani ev halkının birtakım meşguliyetlere çekildiği ve her işin bitirildiği akşamlar olur ya, o zaman yazma keyfime her akşam demlediğimiz çayın veya güzel bir şarabın eşlik etmesine bayılırım.
yazmaya ilk başladığın zamana geri dönebilseydin, kendine ne söylerdin?
Yazmaya ilk başladığım zamanı, daha doğrusu yazarken çok eğlendiğimi fark ettiğim zamanı hatırlıyorum. Galiba ilkokulun son yıllarıydı, sömestr tatilinde hava soğuk olduğundan sokağa oynamaya çıkamamıştım da, sıkıntıdan defterimin arka sayfalarına skeçler yazmaya başlamıştım. Kendi yazdıklarıma kendim gülüyordum, ömrüm boyunca, bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. O kıza “içindeki yazma neşesini hiç kaybetme” derdim.
kaynakların sınırsız olsa, en çok ne yapmak isterdin?
Toplum için köy enstitülerini tekrar hayata geçirirdim. Bir toplum, ancak eğitilerek kurtarılabilir, bu başarabilecek tek sistemin köy enstitüleri olduğunu düşünüyorum. Kendim içinse, daha çok yazmak tabii ki…
okumayı sevdiğin substack’lerden ikisi, ve neden?
Çok zorlandım bu soruda. Hatta cevapları göndermekte gecikmemin tek sebebi bu soru olabilir. Blog zamanlarımızdan beri okumaktan keyif aldığım eski dostlarımı değil de, substack’te yollarımız kesişen iki şahane kadından kısaca bahsedeyim:
Sevgili Yakınlık, çünkü yazdıklarında bana dokunan bir şeyler var, inceden kibar bir dokunuş.
Kendini Tenkit Perisi ise tarzını çok sevdiğim bir bülten. Akıyor gidiyor ve müthiş eğlendiriyor.
yazılarını kim okusun?
Herkes ya da hiç kimse…
Birkaç sene önce bir roman yazmıştım. Yaratma ve yazma sürecinden o kadar keyif almıştım ki, o kadar kendim için yazmıştım ki, benden başka kimsenin okumasına izin vermedim. Taslak hala kindle arşivlerimde ve her sene açıp okuyorum. Okumaktan keyif aldığım bir şey yazmanın verdiği tatmin duygusunu, kitap basılsa aynı şekilde hisseder miyim, bilmiyorum. O yüzden hiç kimse.
Ama bir taraftan da herkes… Yoksa niye blog yazayım, substack’te yazayım değil mi? Çünkü bazı şeyler var ki, paylaştığında aldığın yorumlar, reaksiyonlar sana ilham veriyor, daha da gelişmene vesile oluyor. En başta da yazdığım gibi insanlara bir şekilde dokunma ihtimalim olacaksa, herkes!
Seni ilk kez okuyacak biri hangi yazınla başlasın?
Bu da diğer bir zor soru. Hepsi benim bebeklerim diyecek oldum…
Kendimi birkaç kelimeyle anlatmaya çalıştığım olabilir. Yazı da sen de varsın, sürprizli 🫠
her ay bir substack yazarına soruyorum: derdi neymiş, yazarken neye tutunurmuş, neye rağmen vazgeçmezmiş, yazılarını kimler okusun istermiş, kimler hiç okumasın? en sevdiği yazısı eşliğinde başıbozuklar okurlarıyla buluşturuyorum. yazmaktan sebep bültenlerinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.
















Tam blogspot zamanından, Arca'nın doğumundan bu yana okuyorum Yeliz'i. Elif'i de o zamanlardan bu yana takipteyim. Yazmak illa da güzel, okumak da...
Canım arkadaşım Yeliz'i tanımam blogcuanne sayesinde olmuştu😊 Her yazısını heyecanla beklediğim, müthiş keyifle okuduğum tek bloggersın sen Yeliz💜💜💜