sayfalar arasında
film şeridi ve nostalji üzerine...
başlamadan:
7 ekim salı akşamı (bugün) saat 21:00’de, klinik psikolog ve sağlık koçu cemre soysal ile başıbozuklar kitap klubü’nde çalınan dikkat kitabını konuşacağız. buluşmamız tüm başıbozuklar destekçilerine açık; canlı yayını kaçıranlar kaydını daha sonra izleyebilir.“çok fazla kitap okuduğum zaman dönüştüğüm kişiyi seviyorum. sosyal medyada çok fazla vakit geçirdiğimde dönüştüğüm kişiyi sevmiyorum.”
- johann hari, çalınan dikkat
çocukluğumda beni en çok etkileyen, hiç unutamadığım bir kitap vardı: mavi’nin anıları. hikâyenin ne olduğunu, neyi anlattığını çok iyi hatırlamıyorum. kahramanının mavi adında bir köpek olduğunu, ve sonunda çok ağladığımı hatırlıyorum sadece…
“bir kitap okudum ve hayatım değişti”deki kitabın benim için öfke dansı olduğunu söylerim hep ama belki de mavi’nin anıları’ydı o kitap… köpeklere olan sevgim, düşkünlüğüm bu kitapla başladı. bunu okuduktan sonra hiçbir köpeğe aynı bakamadım, ‘köpek alalım’ diye yıllarca annemin eteğinden ayrılmadım ve nihayet bu isteğim ben 17 yaşındayken gerçekleştikten sonra da —anneliğin akut operasyonlarının altında ezildiğim yıllar dışında— köpeksiz kalamadım.

yoksa benim için “bir kitap okudum ve hayatım değişti”deki kitap gülünün solduğu akşam mıydı? bir buçuk günde, elimden bırakamamacasına okuduğum, ileride çocuğuma deniz ismi verirken de hatırlayacağım erdal öz’ün satırlarıydı belki de hayata bakışımı etkileyen…
yok, buldum. ince memed’di… ilk sayfalarındaki sayfalarca süren “çakırdikeni” tasvirlerinden sıkılmış, atlamamak için kendimi çok zor tutmuştum (sayfa atlamak olmaz derdi annem). dört kitabı da bitirdikten sonra, ne zaman mersin’deki evimizin arka odasından görünen toros dağları’na baktığımda “o gün bugündür, dağlarda bir top ışık patla”dığını düşündüm. adaletsizliğe karşı sessiz kalamayan ince memed’in orada olduğunu hayat ettiğim anlardı belki de beni dönüştüren…
her ne idiyse, hangisi idiyse, hayatıma dokunan birçok kitap oldu ömrümde… hani maya angelou’nun bir sözü var ya:
“insanlar ne söylediğinizi unutur, ne yaptığınızı unutur ama onları nasıl hissettirdiğinizi asla unutmaz”
diye…
onu kitaplara şöyle uyarlayabiliriz bence:
“insanlar kitapların onlara ne söylediğini unutur, ne anlattığını unutur ama onları nasıl hissettirdiğini asla unutmaz.”
aslında öyle çok okuyan bir çocuk değildim küçükken. babamı tatmin edecek kadar iyi bir okur değildim en azından. babam gazete okumuyorum, dünyadan habersiz kalıyorum diye dertlenirdi. bir yaz tatilinde gazete okumam için sayfa başına 1000 lira vermeyi teklif etmişti bana. bugünün kaç parasına denk geliyor bilmiyorum ama benim yaşlarımda bir çocuk için oldukça hiç fena bir rakam olmadığını hatırlıyorum.
babamın rüşveti tabii ki işe yaramadı. birkaç günün sonunda “parası batsın” deyip dışarıda koşturmaya, denize girmeye, havuza atlayıp çıkmaya devam ettim.
ve bir şeye daha devam ettim: bilgisayar oynamaya…
bilgisayar denilen aletle, daha doğrusu dijital oyunla tanışmam önceleri amcamın atari’siyle olduysa da kendi evimdeki ilk bilgisayarım commodore 64’tü. krackout, spy’s demise, boulder dash oyunlarını saatlerce oynayabilir, boulder dash’teki karıncanın üstüne düşen kayalar onu sıkıştırdığında, acımayla karışık bir gülme krizine girerdim.
saatlerce oynayabilirdim dediysem, yazlıkta havanın en sıcak olduğu ve dışarı çıkmamıza izin verilmeyen saatlerden bahsediyorum. galiba önceleri 13:00-15:00 saatleri arasıydı o saatler; ama sonra ozon tabakası delindi diye genişlemiş, 12:00-16:00 mı ne olmuştu?.. neyse işte, o saatlerde, annemin “yerleri yeni sildim, basmayıııaaaan!” çığlıkları arasında kuzenlerim bize gelirdi ve commodore oynardık biz. dışarı çıkma yasağımız bittiği anda da oyunu bırakır, topuklarımızı vura vura denize koşardık.
hiçbir şey bizi dışarıda vakit geçirmekten alıkoyamazdı.
dışarıda oynamak dururken evde oturup bilgisayar oynamayı tercih etmek gibi bir seçenek kimsenin aklına gelmezdi. bilgisayar oynamak, dışarıda oynayamadığımız zamanlarda evde vakit geçirmenin bir yoluydu sadece…
tüm bunlar ve daha fazlası, çalınan dikkat kitabını okurken gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti.
aslında bunun üzerine ayfer tunç’tan bir doz “bir maniniz yoksa annemler size gelecek” iyi giderdi.
ama sonra nostalji atağından yerimden kalkamazdım herhalde.
ayh… resmen büyüdük de yaşlanıyoruz be…





hala oyun oynamaya devam ediyor musunuz merak ettik :)