6284
Asla Yalnız Yürümeyeceksin
Mevzular Açık Mikrofon: 6284 Özel yayınını izledim. İçinden geçmekte olduğumuz şu karanlık günlerin yarattığı çaresizlik duygusunu aşmak isteyen herkesin, elbette özellikle kadınların izlemesini dilerim.
Yayının bende bıraktıklarını düz yazı halinde toparlamam çok zor… Kopuk kopuk olma riskini de göze alarak, deneyeceğim.
Tarihi bir yayın olduğunu düşünüyorum. Yıllar sonra bugünlere dönüp bakıldığında, bu yayın bir dönüm noktası olacak bence…
İstanbul’da olduğum için Ayça’yla birlikte seyrettim ve iyi oldu. Yalnız seyretmeyi tercih etmezdim. İzlerken içimden taşanları benimle aynı duyguları hisseden biriyle paylaşabilmek iyi bir şey…
Dördüncü gününde 4 milyon izlemeye ulaşan bu dört saatlik yayını biz iki günde seyredebildik. Hem çok uzun olduğu için, hem de ağır olduğu için… Araya bir gün koymamız gerekti (Gel gör ki o güne de Yenidoğan Çetesi haberi denk geldi. SGK’yı dolandırmak için yenidoğan bebekleri öldürmeyi göze alabilen insanların var olduğunu öğrenmek, benim hayatımda duyduğum en üzücü, en yıkıcı haberlerin ikincisiydi. İlki, Kızılay’ın depremde çadır satmasıydı).
İki çocuğu, boşanmak istediği adam tarafından öldürülen Cemile Yıldız’ın hikâyesini anlatması, hayatımda izlediğim en ağır şeylerden biriydi… Henüz üç ay önce yaşadığı bu korkunç olayı -ve olaylardaki ihmaller zincirini- anlatmak için -kendi deyimiyle “100 gündür atamadığı çığlığı atmak için”- Ankara’dan gelen bu kadını dinlemek çok zordu; ama onun acısını paylaşmanın bir yolu gibi geldi hikâyesine tanıklık etmek... En azından bunu yapabiliriz belki…
“… eğer kendimizi suçlu, baskı altında ya da güvensiz hissedersek, olduğumuz yerde kalırız. Sadece kendimize karşı eyleme geçeriz ve kişisel ya da sosyal değişim yaratma çabasında olmayız. Öfkeli kadınlarsa, feminizmin son on yılında da görüldüğü gibi, hepimizin yaşamını sorgulayabilir, hatta değiştirebilirler.”
der Harriet Lerner Öfke Dansı kitabında.1 Toplumsal cinsiyet alanında çalışan, kadına yönelik erkek şiddetine karşı mücadele eden bu kadar kadını bir arada görmek, ana akım kanalları adeta işgal eden sadece-erkek konuşmacı toplulukları yerine kendinden emin birçok kadın sesini duymak çok iyi geldi. Fidan Ataselim, Gülsüm Kav, Hande Kuday, Aslı Karataş, Hazal Kaya… Değil dört saat, kırk dört saat dinleyebilirim her birini…
Konuşmaların çoğu çok iyi, ancak konuşmacılar eksikti. Eksikti, çünkü, konunun en büyük muhatabı olan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan kimse yoktu orada. Davet edilmişler ama gelmemişler. Oysa hesap vermek üzere kamu temsilcilerinin de orada olması gerektirdi.
Oğuzhan Uğur’un, programın başındaki samimi itirafları önemliydi. Ulaştığı geniş kitlenin içindeki genç adamları etkileyeceğini umuyorum.
Aslı’yı ve Hande’yi dinledikçe, avukat olmuş olmak istedim. “Sen bu çeneyle avukat ol” diyen büyüklerimi keşke dinlese miydim?
“Bu bir erkeklik meselesi; bir hormon meselesi değil.” Bu sözü, dağlara taşlara yazabiliriz.
Kadınları öldüren erkeklerin değil hepsi, çoğu bile akıl hastası değil. Ruh hastalığı olan insanları da töhmet altında bırakan, alkol ya da uyuşturucuyu bahane gösteren bu tür söylemler, şiddetin asıl sebebini gizliyor: Erkeklerin kadınlara tahakkümü…
“Coğrafya kederdir” dedi Hande konuşmasında. Bu söz, daha geçen hafta içime oturan bir anın üzerine denk geldi: Doğan’la Bodrum merkeze gitmiştik. Hava kararmıştı; saat sekizi geçiyordu; ara sokaklar tenhaydı. Geçtiğimiz dar ve karanlık bir sokakta, “Burada tek başına yürüseydin tedirgin hisseder miydin?” diye sordum ona… Hissetmezmiş.
Ben hissederdim. Hissederim. O kadar hissederim ki, hissetmemenin nasıl bir şey olduğundan haberim yok benim. Ona da öyle söyledim: “Karanlık bir sokakta tedirgin olmadan yürümenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum ben…”
6284 son derece kapsamlı ve yeterli bir kanun. Bunu anladım bu yayından sonra. Defalarca söylediler bunu konuşmacılar: “Sorun, bunun uygulanmamasında” diye vurguladılar. Yapmamız gereken iki şey var: (1) Bu kanuna sahip çıkmak, tutunmak. Ve (2) uygulanmasını sağlamak.
Uygulanmasını sağlamanın en önemli yollarından biri, bu kanunun uygulanmasını talep etmek dediler. Kolluk kuvvetinin haberi dahi olmayabiliyormuş böyle bir kanun olduğundan. Şiddet gören ya da şiddet görme tehdidi ile şikayette bulunan kadınların mutlaka “6284 numaralı bir kanun var ve bunun uygulanmasını istiyorum” diye özellikle belirtmeleri gerektiğini söylediler.
Son 20 yılda kadın cinayetlerinin düşüşe geçtiği yıl ne zamanmış, biliyor musunuz? 2011. İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasından hemen sonraymış yani… Ve tesadüf değilmiş bu; sözleşmenin imzalanmış olması dahi politik ve hukuki iklimi etkilendiğinden, kadına yönelik erkek şiddettinin önlenmesine dair atılan bu adımın somut bir etkisi olmuş.
Aynı şekilde, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığı şu son bir buçuk yılda kadına yönelik erkek şiddetinin artması da tesadüf değilmiş. Örneğin, İstanbul Sözleşmesi yürürlükte iken 6 ay olan uzaklaştırma kararları, sözleşmeden çıkılmasıyla birlikte 1 aya düşmüş.
Tesadüf olmayan bir başka şey, bu olayların şiddetinin de artmasıymış. “Aileyi korumayı” amaçlayan politikaları ön plana çıkardıkça bu tür olaylar kaçınılmaz olacakmış (Bkz: Sağlık Bakanlığı’nın “Doğal olan normal olandır” diyen, olmaz olasıca kamu spotu). Toplum kendiliğinden çürümezmiş çünkü. Politik iklim buna sebep olurmuş. Kanunların uygulanmaması buna sebep olurmuş.
Bahar dizisinin Çağla karakterine hayat veren Elit Andaç Çam, “erkeklik düşmanı bir feminist” olduğunu söylerken bence çok samimiydi. Öte yandan, rol aldığı dizinin, bilerek ya da bilmeyerek, tam da bu toplumsal çürümeye neden olan politikalara çanak tuttuğunun acaba farkında mıydı?
Çünkü bunu reddetmek de mümkün. Hazal Kaya bunun canlı bir örneği. Feriha dizisindeki bekaret kontrolü sahnesini oynamayı neden reddettiğini anlattı Kaya. “Her hikâye anlatılabilir, ancak anlatma biçiminiz önemli” dedi. Şiddeti anlatmak, şiddet içeren olayların, karakterlerin hayatına nasıl bir etkisi olduğunu göstermek gerekli. Sözlerini bence çok güzel bitirdi: “Anlatamadığımız bir hikâyeye daha tahammülümüz olmamalı.”
İzleyicilerin arasında da çok düşündürücü yorumlar yapanlar, önemli sorular soranlar vardı. Programın en başında, kadınların can güvenliğinin sağlanamadığı, sadece bu yıl 320 kadının öldürüldüğü bir ülke gündemiyle hazırlanan bir programın başında “Erkekleri Koruma Derneği”nden bahsetme cüretini bulabilen ayaklı kereste onlardan biri değildi. İkbal Uzuner’in öldürülmesinden sonra evden çıkmakta zorlandığını, üstelik de o surların önünden geçmek zorunda kaldığını söyleyen 18 yaşındaki genç kadın öyleydi.
“Kadınlar şiddet döngüsünü kırabiliyorlar.”
Bu yayından en çok tutunmak istediğim cümle bu. Mor Çatı temsilcilerinden birinin sözüydü bu. “Her ne kadar umutsuzluğa kapılsak da, kadınların şiddetten uzaklaşmaktaki gücünü görmezden gelemeyiz” dedi. Çok önemli bence bu…
Öldürülen, şiddet gören çok fazla kadın var; dayanılamayacak kadar çok hem de… Ama bir o kadar da şiddet döngüsünü geride bırakmak için çabalayan kadınlar var.
Ve onlara bir dayanışma borçluyuz.
#KadınDayanışmasıYaşatır
#6284Yaşatır
#İstanbulSözleşmesiYaşatır
Harrier Lerner, Öfke Dansı, Varlık Yayınları, İstanbul: 2012, s. 6.
Başıbozuklar Kitap Kulübü’nün 23 Ekim’deki buluşmasında Öfke Dansı’nı konuşacağız. Kayıt olmak için.







Ben henüz bitiremediğimden programı sanırım o umutvar! fazı okuyamamışım. Hem aksini de düşünemiyorum ama ellerim yazabiliyor.
Teşekkürler.