bu yazıyı beğenirseniz yazının sonundaki kalbe tıklayabilir, başkalarıyla paylaşarak görünür olmasına katkıda bulunabilirsiniz. Teşekkür ederim şimdiden.
“toplum hep erkekti, siyasal güç hep erkeklerin ellerindeydi.”
- simone de beauvoir, ikinci cinsiyet: olgular ve efsaneler
geçenlerde, ağustos ayının sonuna doğru başlayan ifşalar üzerine yakın çevremdeki erkeklerle konuşurken çok şaşırtıcı bir şey fark ettim: feminist bilincinin yüksek olduğunu düşündüğüm, kadına yönelik erkek şiddetini açıkça reddeden, “sınır” ve “rıza” gibi konularda duyarlı görünen adamlar bile, “kadının beyanı esastır” ilkesini yanlış anlıyor, “kadının sözüne kulak verilmelidir” anlamına gelen bu ilkenin “kadının dediği her zaman doğrudur” demek olduğunu sanıyorlardı.
gerçekten de “kadının beyanı esastır” ifadesi birçok kişinin zihninde bambaşka bir şeye dönüşüyor: sanki kadın ne söylerse hiçbir sorgulama olmadan doğru kabul ediliyormuş ya da öyle olmalıymış gibi. sanki kadınlar erkeklerden daha üstün varlıklarmış, daha öncelikli vatandaşlarmış da, sistem onları kayırmaya çalışıyormuş gibi…
bunun böyle olduğunu zanneden kadınlar olduğunu da biliyorum; kendilerine cinsel taciz ya da cinsel saldırıda bulunan adamları ifşa eden kadınları “yargısız infaz” yapmakla suçlayanlar sadece erkekler değil.
oysa bu ilke, tam tersi bir yerden doğdu.
olaylar şöyle gelişti:
simone de beauvoir’ın dediği gibi, “iki cinsiyet dünyayı hiçbir zaman eşit paylaşmamış”:
“hemen hemen hiçbir ülkede kadının yasal statüsü erkeğinkine eşit değildir; çoğunlukla erkek kadının önüne geçer. birtakım haklar kadına soyut olarak tanındığında bile, bu hakların örf ve âdetlerde somut ifadesine kavuşmasını engelleyen uzun bir gelenek vardır. ekonomik açıdan erkekler ve kadınlar neredeyse iki kast oluştururlar. başka her şey eşit olduğunda bile, erkekler bu yeni rakiplerine göre daha avantajlı konumlara, daha yüksek ücretlere, daha çok başarı şansına sahiptirler; sanayide, politikada vb. sayıları çok daha fazladır ve en önemli konumları ellerinde tutanlar da onlardır. sahip oldukları somut güçler dışında, çocukların eğitimiyle kuşaktan kuşağa aktarılan bir saygınlık atfedilir onlara. şimdiki zaman geçmişi sarmalar ve geçmişte tüm tarihi yapanlar erkekler olmuştur.”
işte bu eşitsizlik yüzünden, şiddete uğrayan kadınların şikayetleri “kanıt yok” denilerek dikkate alınmadı. kadınlar resmi makamlarca “evine dön, kocanla barış” sözleriyle şiddet gördükleri eve geri gönderildiler. bugüne kadar bu şekilde birçok kadın korumasız bırakıldı, bu yüzden sayısız kadın öldürüldü.
2011’de imzalanan ve 2014’te yürürlüğe giren istanbul sözleşmesi, feminist mücadelenin görünürlüğünü artırdı.

ve bu ortam, “kadının beyanının esastır” ilkesinin hukukta yer bulmasında dolaylı da olsa rol oynadı. kadın örgütlerinin ısrarlı mücadelesi sonucunda, yargıtay 2013’teki bir içtihadıyla “kadının şiddet gördüğüne dair beyanının soruşturma başlatmak için tek başına yeterli olabileceği” kararını verdi ve böylece kadınların erkek şiddeti karşısında korunması için somut bir adım atılmış oldu.
“kadının beyanı esastır” ilkesi, altı boş bir slogan değil; türkiye’deki yargı kararlarına, istanbul sözleşmesi’ne ve 6284 sayılı yasaya dayanan bir hukuk prensibi. erkeklerin kadınlara kıyasla daha ayrıcalıklı olduğu bir düzende, en azından şiddet söz konusu olduğunda kadınların sesinin duyulabilmesini sağlamak için tanınmış bir güvence.
“kadının beyanı esastır” ilkesi ne demektir?
şiddete uğradığını söyleyen bir kadının ifadesi yok sayılmaz; korunma talebi için yeterli kabul edilir.
kadının sözünün ciddiye alınması, onu korumakla yükümlü kurumlar açısından bir başlangıç noktasıdır.
soruşturma ve yasal süreçlerin başlatılması için mutlaka başka delil aranması gerekmez.
ne demek değildir?
kadının söylediği her şeyin hiçbir araştırma yapılmadan doğru kabul edilmesi değildir.
erkeğin otomatik olarak suçlu ilan edilmesi değildir.
kadınlara “ayrıcalıklı” bir vatandaşlık tanınması değildir.
“kadının beyanı esastır”, ‘kadının dediği mutlaka doğrudur’ değil; “kadının sözü dikkate alınmalı ve yasal süreçlerin başlaması için yeterli kabul edilmeli” demek.
her yıl yüzlerce kadının öldürüldüğü, kadınların sokakta güvenle yürüyemediği bir ülkede, en temel haklarımızın yasal güvence altına alınması bir ayrıcalık değil, yaşamsal bir zorunluluk.
#İstanbulSözleşmesiYaşatır
#İstanbulSözleşmesindenVazgeçmiyoruz
#6284üUygula








