Tamam mıyız?
Ben değilim.
Bu yazı, şu şarkıyla iyi gider:
Her ne kadar “benim yılbaşım 1 Eylül’dür” desem de, takvim yılının sonuna yaklaştığımız şu günlerde bir muhasebe yaparken buldum kendimi…
Pandemiyle başlayan, Bodrum’a taşınmamızla devam eden, okulların bir buçuk sene kapalı kalması, bu sırada benim tiroid kanserinden ameliyat olmam, Derya oğlumun göz ameliyatı olması, Doğan beyimin covid olmasıyla süren, teyzemi kalp yetmezliğinden, babamın kuzenini kovid’den kaybetmemizle taçlanan, yedi senedir öyle ya da böyle üzerinde çalıştığım kitabımı nihayet bitirmem, altı senedir bir parçası olduğum Dijital Topuklar’ı sonlandırmamla sona eren, çalkantılı bir devrin sonunda, antidepresana başlamıştım.
Ben başlamamıştım aslında, yani başlamak istememiştim, “kendi kendime hallederim yea” falan demiştim önce. Sonra bir gün Doğan’a “Ben yaşama sevincimi kaybedeli bayağı oldu; şimdi yaşama gücümü kaybettiğimi hissediyorum ve korkuyorum” dedikten kısa bir süre sonra önce terapistle, ardından psikiyatristle görüşmüş, minör depresyon teşhisi almış ve öyle başlamıştım.
“Önümüzdeki sene çocuklarınızın sınava gireceğini söylüyorsunuz; izin verin size biraz yardım edelim” demişti görüştüğüm doktor. Ah nasıl iyi gelmişti birilerinin bana yardım edecek olması fikri! “Hay hay” demiştim. Mis gibi de gelmişti ilaç, oh be dünya vardı!
Sonra, geçtiğimiz Şubat tatilinde Deniz oğlumun üniversite keşif gezileri için Ankara senin, Eskişehir benim gezerken, ilacımı aksattım. E madem aksattım, bari bırakayım dedim, hem zaten iyiydim. İlaç aldığım için iyi olabileceğim aklıma gelmedi.
Giderek artan huzursuzluk, mutsuzluk, tatminsizlik, tahammülsüzlük ve öfkeyi ‘normal’ olarak benimsemişken ben, halam el frenini çekti. Yaz aylarında bizimle geçirdiği birkaç günün sonunda bana “Seni iyi görmüyorum Elif” deyince, aylardır yazamadığım bütün yazılar gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti. Sadece yazamadığım yazılar değil, “yapacağım” deyip yapmadığım nakışlar, dinlemek istemediğim podcast’ler, canımın çekmediği, dinlemeye üşendiğim şarkılar bir anda karşıma dizildi sanki…
Ben bu filmi daha önce görmüştüm.
2 Ağustos 2022’de, eski blogumun taslaklarına aşağıdaki yazıyı kaydetmiştim:
Meğer ben depresifmişim Bundan on üç sene önce, aklımı yitirmemek için başlamıştım blog yazmaya... Öyle iyi gelmişti ki, iyileşmiştim. Bozulduğumun farkında değildim oysa ki... Şimdilerde değil blog yazmak, Instagram’da bir şeyler paylaşmak bile zor geliyor. Yazmıyor olmamın ana sebebi zamanımın olmamasıydı, daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Yazmak için kısıtlı bir zamanım vardı ve ben onu ancak kitabıma ayırabilecektim. Ama öyle değilmiş... Birkaç gün önce aldığım bir son dakika haberine göre, nurtopu gibi bir minör depresyonum oldu! Meğer ben depresyondaymışım! Bundan yıllar önce yazmaya başladığımda, farkında olmadan kendimi iyileştirmek için yola çıkmıştım. Bakalım bu sefer de yazarak iyileşebilecek miyim? Bakalım yazabilecek miyim?
Yazamamıştım.
Bu yazıyı taslaklara kaydettikten bir süre sonra blogumu kapatmış, kendimi yeniden hazır hissettiğimde, yeni bir başlangıç yapma isteğiyle burada yazmaya başlamıştım. Sonra işte, yaz başına doğru yeniden tıkanmış, halam el frenini çekene kadar normal sandığım bir anormalliğin içinde tepetaklak yuvarlanmaya başlamıştım.
Hızla giderken el frenini çekmek çok tavsiye edilecek bir şey değil. Oldukça riskli hatta... Ama zaruri olduğu durumlarda “hayat kurtarabiliyor.”
Sağa sola çarpıp durduktan sonra aynı çukurda olduğumu anlayınca ilk tepkim, kendime kızmak oldu: Ulan Elif… Nasıl görmedin bu çukuru? Daha bir sene önce düştüğün çukuru nasıl görmezsin? Salak!
Ayağa kalkıp üstümü başımı silkelerken, etrafa bakındım… Ve neden, nasıl oldu bilmiyorum ama bir anda bakış açım değişti: Tanıyorum ben bu çukuru olm!
Evet, aynı çukura yeniden düşmüş olmak bir çeşit salaklık olabilirdi. Ama aynı zamanda ona “tecrübe” de denebilirdi.
Evet, o çukur, daha önce düştüğüm çukurdu. Ama aynı zamanda, düştükten sonra çıktığım çukurdu.
Daha önce o çukurdan çıkmıştım! Yine çıkardım evelallah!
Kendimi hırpalamayı bıraktım.
Diyeceğim o ki:
hiçbir zaman ‘tamam’ olmuyoruz.
Bazen tam ‘olduk’ derken, bir de bakıyoruz ki yine başa sarıyoruz.
“Toksik pozitivite”, “zehirli iyimserlik”, adına ne derseniz deyin, içinde bulunduğumuz çağ bizi hep daha fazla olmaya zorluyor. Daha başarılı, daha güçlü, daha zengin, daha mutlu, daha farkında, daha kontrollü… Oysa bir şey yeterince iyiyse, yeterince iyidir.
Hayat, giderek yükselen doğrusal bir ‘daha’ çizgisinden ibaret değil. Gidişli gelişli, inişli çıkışlı, bazen iki ileri bir geri, bazen iki geri bir ileri yol aldığımız, aynı çukurlara yeniden düşebildiğimiz bir süreç…
“Kim olduğumu bilmesem bile kim olmadığımı biliyorum” der canım Alanis Morrisette.
Kim olduğumu hâlâ bilmediğim ama kim olmadığımı öğrenmekten keyif aldığım bu yolculuğu seviyorum.





çok zor bir günde en ihtiyacım olacak anın şu akşam saati olacağını bildiğim için sabahtan beri açmadım yazıyı tuttum tuttum kendimi. bu yazıların sonu bana niye hep çok kısa geliyor :( şu sıra aşık mektubu bekler gibi bekliyorum, acayip hızlı okuyup off ne çabuk bitti diye atarlanıyorum. azcuk daha uzun yaz gülüm :)
Kim olduğumu da, olmadığımı da bilmediğim bir noktadayım. Yani biliyorum da, bilmiyorum gibi. 3 çocuk annesi, iyi bir eş, kötü olmayacak kadar ev hanımı, iyi bir öğretmen... kimliğimi tanımlayan şeyler arasında. Ama sık sık bir kayaya tırmanıp Jackie Chan gibi "Who am I?" diye bağırmak istiyorum. Oluyormuş böyle de demek....