başlamadan:
» bu yazıyı beğenirseniz yazının sonundaki kalbe tıklayabilir, başkalarıyla paylaşarak görünür olmasına katkıda bulunabilirsiniz. teşekkür ederim şimdiden.
» başıbozuklar kitap kulübü’nün bir sonraki buluşması kasımın son haftası gerçekleşecek. “kurguda annelik” temalı buluşmamızın kitap oylaması sona ermek üzere.
birkaç sene önce, bodrum belediyesi’nin düzenlediği bir 8 mart etkinliğinde konuşmacı olmuştum. türkiye’de kadın olmayı kendi deneyimlerimiz ışığında konuştuğumuz üç kişilik panelin sonunda dinleyicilerden biri söz almış; kendi hikâyesini kısaca paylaştıktan sonra “güçlü ve çalışan bir kadın olarak” kendi kendine yettiğini, bugüne kadar hiçbir erkeğin onu taciz etmediğini söyleyerek eklemişti:
“buradan hemcinslerime sesleniyorum — ses çıkarsınlar.”
iyi niyetle söylenen bu sözler, kadına yönelik erkek şiddeti konuşulurken çok sık çıkıyor karşımıza. bu tutum, her ne kadar mağduru doğrudan işaret etmese de, failin yerine mağduru sorumlu tutan bakış açısını farkında olmadan yeniden üretiyor. çünkü “ben güçlü bir kadınım, bana kimse taciz edemedi” derken mağduriyeti bir tür eksiklik gibi konumluyor, mağdur olmamayı ise kişisel bir yeterlilik ya da dayanıklılıkla ilişkilendiriyor.
failin sınır aşımına değil de mağdurun güçlü ya da dikkatli olup olmadığına odaklanan bu bakış açısı sadece kadına yönelik erkek şiddetinde çıkmıyor karşımıza... etnik azınlıklar söz konusu olduğunda, hayvanlara yönelik şiddette, akran zorbalığı konuşulduğunda, hatta ilkokul sıralarında bile rastlıyoruz benzer bir bakış açısına:
bu tutumun bir adı var:
mağdur suçlayıcılık (victim blaming).
gloria steinem, yakında yayımlanacak olan gerçekler sizi özgürleştirir ama önce öfkelendirir kitabında, “cinsel taciz”, “ev içi şiddet” gibi bugün görünür olan birçok kavramın eskiden gündelik hayatın bir parçası olduğunu, bunların “gündelik hayatın parçası olmaktan çıkmasını” kadın hareketine borçlu olduğumuzu söylüyor.
“mağdur suçlayıcılık” da benzer şekilde gündelik kullanıma girmiş.
bu kavramı ilk olarak 1971 yılında amerikalı psikolog william ryan, blaming the victim adlı kitabında kullanmış. ryan, kitabında, yoksulluk ve ırk ayrımcılığı gibi toplumsal sorunları bireysel kusurlara bağlayan yaklaşımı eleştiriyor, bunları mağdurun başarısızlığı veya eksikliği üzerinden açıklayan yaygın bakış açısını hedef alıyormuş. (kitabı ölmeden önce okumak istediklerim listeme ekledim; bu gidişle mezar taşımda “aklı okuyamadığı kitaplarda kaldı” yazacak.)
feminist teori de bu kavramı, kadınlara yönelik şiddet ve cinsel saldırıların ardından hayatta kalanlara yöneltilen sorgulamalarla ilişkilendirerek derinleştirmiş.
bugün bu reflekse cinsel saldırı haberlerinin altındaki yorumlarda, ifşaların ardından gelen tartışmalarda, hatta mahkeme tutanaklarında dahi rastlayabiliyoruz.
tacize uğrayan kadının davranışlarını, giyim tarzını, mekân seçimini sorgulayan bu tür refleksler failin sorumluluğunu silikleştiriyor ve mağduru yargılamayı normalleştiren bir kültür yaratıyor. “o saatte dışarıda ne işi vardı” veya “dekoltesinden cesaret alan iki genç”1 gibi ifadeler, bunun en görünür biçimleri.
bu bakış açısı yalnızca açık saldırgan ifadelerle değil; iyi niyetli uyarılar, sözde tavsiyeler ve kadın dayanışması maskesi altındaki sözlerde bile karşımıza çıkabiliyor. ayrıcalıklı kadınların, daha az ayrıcalıklı kadınlara ahkâm kesmesi gibi. ya da yukarıda anlattığım panel örneği gibi.
ve tabii mağdur suçlayıcılık, kurumsal ve toplumsal bir şekilde de gerçekleşebiliyor. türkiye cumhuriyeti iç işleri bakanının, öldürülen kadınları doğrudan suçlayan şu açıklamasındaki gibi:

yerlikaya’nın bu söylemi, kadın vatandaşların güvenliğini sağlama sorumluluğunu devletten alıp mağdura yüklüyor. iktidarın bugünlerde tartışılan 11. yargı paketindeki lgbti+’lara yönelik düzenlemeyi yapabilme cesareti de, toplumun bu tür indirgemeci ve mağdur suçlayıcı tutumları kabullenmesinden besleniyor.
“mağdur suçlayıcılık” terimi 1971’de üretilmiş olsa da, kavramın kendisi çok çok eskilere dayanıyor: taa aristoteles’ten başlayan, jean jacque rousseau ile devam eden, freud’un üzerine tüy diktiği erkek egemen bakış açısı, kadınları bütün kötülüklerin kaynağı olarak görmüş. yetmemiş, toplumun sorunlarını çözmekten bireyi sorumlu tutan ve bunun için ona sürekli ürün ve hizmet pazarlayan kapitalizm de insanları “bir şeyleri yeterince isterlerse yapabileceklerine” ikna etmiş. ondan sonra pirincin taşını ayıklaya ayıklaya bitirememişiz.
özetle, binlerce yıllık ataerkil zihniyet, koc-ca toplumları, kadınların yaratmadıkları sorunların kaynağının da kadınlar olduğuna inandırmış.2
bugün hâlâ mağdur suçlayıcılık tarihsel ataerkil bakış açısının üzerine inşa edilen kültürel yaklaşımlar ve devlet politikaları ile varlığını sürdürüyor. işin ilginç tarafı, farkında olsak da olmasak da, bu döngü içinde bizler de sürekli birbirimizi değerlendiriyor, yargılıyor ve kimi zaman susturuyoruz.
yapmayalım.
yaptığımız zaman birbirimizi uyaralım.
sistemsel sorunları çözmenin ilk adımı mağduru değil; faili, ve ona imkân ve bazen de cesaret veren sistemi sorgulamaktır:
nasıl oluyor da şiddet ve ayrımcılık görünmez kılınabiliyor ve normalleşebiliyor?
bireysel ve kolektif değişimin kapısını, ancak doğru soruları sorduktan sonra aralayabiliriz.
haberin tam kaynağını bulamadım; ama 16 eylül 2016’da izmir’de iki erkeğin bir kadına yönelik cinsel şiddeti, ana akım bir gazete aynen böyle haberleştirilmişti: falanca’nın “dekoltesinden cesaret alan…”
meğer ben feministmişim’de daha ayrıntılı anlatmıştım.









Pelicot da “utanç taraf değiştirmeli” ifadesini yerleştirdi bence “mağdur suçlayıcılık”ın tam karşısına. Utançtan önce suç taraf değiştirmeli hatta.
Bazen “sistem sorunu” ifadesinin bile, suçu failden alıp siteme yükleyerek suçluyu aklamaya hizmet ettiğini düşünüyorum. Belki de biraz da sistemin sunabileceği çözümleri konuşmamız gerekiyor.
Pelicot davasında da gördük, karara itiraz eden tek fail (maalesef bir Türk) “asıl ben kurbanım” diye savundu kendini.. Ve cezası mahkeme tarafından artırıldı. İşte “sistem çözümü” tam da bu.
... ve ... oyları ile red edilen en gerekli yasa teklifleri varken, şimdi oy çokluğu ile kabul etme yarışı yapılan akıl almaz bir teklif var :( Uzu bucağı açık ifadeler. Sürekli deniyorlar, bitmiyor.